27 Ağustos 2009 Perşembe

Şamil Tayyar kendini ne zannediyor?



Ergenekon davasının üstünde zıplayarak popüler olma hevesi taşıyan yığıla gazeteci var memlekette.

Bazen "düz"den, bazen "ters"ten zıplıyorlar.

Nasıl zıplayacaklarına ise etraflarına bakınıp öyle karar veriyorlar.

Ağızlarından tek hikmetli laf çıkmıyor, entellektüel birikimleri yok.

Hasbelkader şu camiaya demirlemişler. Edebi tek cümle kuramıyorlar. (Şu Ergenekon davası olmasa kitap yazamayacaklar)


Bunlardan en çok göze batan kimlerdir ana başlıklı bir anket yapılsa Star Gazetesi Ankara Temsilcisi Şamil Tayyar'ın % 47 ile ipi göğüsleyecektir. Eminim!


Ergenekon Davasının meşhur ettiği gazeteci familyasının bir üyesi Şamil Tayyar. (Ergenekon Davası ile ilgili görüşlerimizin büyük ölçüde yakın olmasından eshef mi duymalıyım acaba)

Aslında pek yanlış şeyler söylemiyor Tayyar. Uzmanlık alanı ile ilgili söyledikleri büyük ölçüde doğru. Amma ve lakin bu kendisinde -kendi kendine-bir takım komplimanlar oluşturmuş.

Havaya girmiş

Gazeteci olduğunu unutmuş

Sanki o olmasa Ergenekon davası yerin dibine girer gibi davranıyor ve bu suretle kendisinin kamu için ne kadar yararlı bir varlık olduğunu laf arasında kulaklarımıza fısıldıyor.

Bu gözlerini kör ediyor yani.

Şimdi de Mehmet Bekaroğlu'na sardırmış.

Mehmet Bekaroğlu GİBİ bir ismi "Ergenekon destekçiliği" ile suçlamış.

Gülüyorsunuz değil mi? Gülün gülün. Zira gerçekten çok komik.

Cahil cesareti dedikleri şey bu olsa gerekiyor.


Mehmet Bekaroğlu'nu tanımıyor. Yoo, gerçekten tanımıyor. Nereden mi çıkarıyorum bunu. Eğer tanısaydı son yazısında, Mehmet Bekaroğlu için sadece, "kendisi son seçimlerde SP'nin İstanbul Büyükşehir Belediye Başkan Adayıdır" demekle yetinmezdi. (Bkz: http://www.stargazete.com/gazete/yazar/samil-tayyar/sen-kimsin-lan-209949.htm)


Tanımak için de hiç bir girişimde bulunmamış hazret. Üstelik Bekaroğlu kendisine "beni Mustafa Karaalioğlu'na sor" demişti. Mehmet Hoca belki bilmiyor, ben söyleyeyim. Mustafa Karaalioğlu DA ben ve benim gibi birçok insanevladı gibi Şamil Tayyar'ı sevmez! Kendisini SIĞ bulur. Bundan sebep geçtiğimiz aylarda Star İstanbul ile Ankara bürosu arasında husumet yaşanmıştı hatta Şamil Tayyar yazılarına bir müddet ara verip Karaalioğlu'nu patrona şikayet etmişti ya.

Neyse konumuz bu değil. Geçelim...

Şamil Tayyar, sen Doğu Konferansı diye bir şey duydun mu hiç ömr-ü hayatında. Duyduğuna ihtimal vermiyorum. Ama mesela Yıldıray Oğur'a sorabilirsin. Eğer seni kaale alıp cevap verirse tabi. Olmadı gir bak internete. Araştır, öğren. DOĞU KONFERANSI GENEL SEKRETERİ PROF. DR. MEHMET BEKAROĞLU, üyelerle birlikte bütün bir Ortadoğu'yu, sonra İran'ı sonra Ermenistan'ı niye dolaştı, bir fikrin de yoktur senin.

12 Eylül'ün o puslu havasında yedek subaylığını cezaevlerinde yapan Mehmet Bekaroğlu'nun her şeye rağmen işkence raporları yazdığını, oligarşiye her türlü ahval ve şeraitte karşı çıktığını, F Tipi cezaevlerine karşı yürütülen kampanyanın bilfiil başkanlığını yaptığını peki.

Yok be anam, uzmanlık alanına girmez. Tıynetin bu kadar. Bir de utanmadan "yazı"nın başlığını "sen kimsin lan" diye atmışsın. O kadar herif değilmişsin.


Mehmet Bekaroğlu'nu tanımadığın için "patronun gözüne girmek için neden senin üstüne basayım. Ateş olsan cürmün kadar yer yakarsın" deyip aklınca alay ediyorsun ama bilmediğin bir şey daha var. Bu cahilliğinle o gazetede kalem oynatan haysiyetli yazarları da GÜLDÜRÜYORSUN.

Sen tanımıyorsun ama onlar tanıyorlar Sayın Bekaroğlu'nu

Bir de utanmadan lafları gargaraya getirip, "Ergenekoncu demedim, Ergenekon'a destek veren dedim" diyor. Kargaların bile şeyiyle güldüğü bu lafın muhatabının Mehmet Bekaroğlu olduğunu, asgari bir siyasi bilgiye sahip bir TC vatandaşına söyleseniz, "Hadi len" çekecektir. Ama... Ortada kuyu var yandan geç anasını satayım.
Cihat Arpacık

25 Ağustos 2009 Salı

Kürt Açılımına içeriden bakış


Bir verem hastasına gelen öksürük nöbetleri gibi geldi. Geldi ve ciğerlerimizi ağzımızdan getiriyor. Her öksürdüğümüzde ciğerimizden kara bir parçayı söküp atıyor ne yazık ki...
Son günlerde hükümet (veya devlet) eliyle yürütülen "Demokratik açılım paketi" çerçevesinde yapılan yorumlar, serdedilen fikirler, nutuklar bu hastanın bir kez daha o öksürük nöbetine tutulduğunu gösteriyor.
Peki bu sorun çözülür mü? Çözülmesi zor gibi görünüyor. İngiltere'de tam anlamıyla çözüldü mü peki ya İspanya'da? Hayır. Zaten etnik temelli sorunların yüzde 100 hallini beklemek aptallıkla açıklanabilir bir saflık göstergesi değil midir?

Türkiye aslında bu sorunla hiçbir zaman karşı karşıya kalmayabilirdi.

Fransız İhtilali çerçevesinde dünyaya yayılan "her ulusa bir bayrak" modeli Anadolu Kürtleri nezdinde pek intiba bulmadı. Rumlar, Sırplar, Boşnaklar, Ermeniler nezdinde buldu fakat Kürtler'de bu düşünce hasıl olmadı. Ermeni ve Rumlar'a nazaran Kürtler ve Türkler tarih sahnesinde hep kardeş kavimler olarak kaldı.

Peki neden bunun "tarih" olmasının önüne geçilmedi?
Cumhuriyet ile başlayan ulusdevletçilik sistem nezdinde Kürtleri ikinci sınıf vatandaşlığa itti. Necmettin Erbakan'ın 90'lı yıllarda TBMM çatısı altında yaptığı konuşmayı hatırlayalım: "Sistem bu ülkede dindarları ikinci, Kürtleri ise üçüncü sınıf vatandaş olarak görmüş ve öyle davranmıştır! "

(Erbakan'ın ayrıca Kürtçe televizyon, Türküm doğruyum çalışkanım, anadilde eğitim gibi sorunların çözümüne yönelik yaptığı konuşmaları hatırlayan Milli Görüş çevreleri "Hoca yine haklı çıktı" demesin sakın)

Efendim ne diyorduk, bu sorunun Türkiye'de büyük ölçüde son bulması için ulusdevlet fikriyatından vazgeçilmelidir. Etnik köken vurgulu bir sistemde bu sorunun çözülmesi imkansızdır.

Peki ya yapılan yorumlar...

Özellikle bölgenin geri kalmışlığını vurgulayarak bu sorunun ekonomik temelli olduğunu söylemek de doğru yola götürmüyor bizleri. Toroslar'da, İç Anadolu'da bir dilim ekmeğe muhtaç vatandaşlar neden böyle bir işe heves etmiyor? Çünkü sorun ekonomik temelli değil ki. Bu hem onur kırıcı hem de yanlış. Bu konuda çok sevdiğim bir gazeteci ağabeyim şöyle bir yorumda bulunmuştu: "Madem bu insanlar aç oldukları için dağa çıkyor, o zamann devlet her köye bir fırın yapsın, ekmekler de bedava dağıtılsın. Sorun kökten hallolmuş olur"

Diyarbakır Cezaevi, sayıları on binlerle açıklanan fail-i meçhul ile fail-i meşhurlar, yakılan-boşaltılan köyler, sürgün edilen insanlar, büyükşehirlere göç etmek zorunda kalıp da burada suça karışan Kürt gençler. Marksist PKK ile din arasına sıkışmış, havasızlıktan boğulan Kürt gençler. Milliyetçi olmak zorunda bırakılmış (bir Kürt arkadaşımın aynen kendi ifadesidir) Kürt gençler. Nihat Genç'in bile (evet öyle geniş yürekli bir insanın bile) kitaplarında geçen, "şimdi ben doğudan gelmiş biri gibi gece bir eve girsem" lafına muhattap kalan Kürtler. Acısını hiçbir zaman göremeyeceğimiz "ölü ele geçirilen terörist" anaları. Her gördüğümüzde bir taşın yüreğimize oturduğu şehit anaları. Yine her şehit cenazelerinde fail koltuğuna oturtulan Kürtler...

Çok başlı bir ejderha

Çok acılı bir hikaye

İstismara öylesine açık, çok acılı bir hikaye...
Bugün Diyarbakır'da yaşayan bir dizi insana telefon açtım. Bölgenin merkezindeki son durumu öğrenmek istedim. Gençlerin büyük bir bunalımda olduğunu öğrendim mesela. Konuştuğum isim, bu durumun son Diyarbakırspor-Fenerbahçe maçında ete kemiğe büründüğünü söyledi. İşsizlikten, parasızlıktan bunalıma giren gençlere de Diyarbakır Büyükşehir Belediyesi'nin nasıl kucak açtığını da (!)
Belediye kurduğu sözde kültür evlerinde gençlere "Kürt kimliğinize sahip çıkın" yollu eğitimler vermekteymiş mesela.

Malum bütün bir Güneydoğu'da iki kesim hüküm sürmekte. Biri İslamcı / dindar kesim diğeri Kürtçü kesim.

Kürtçüler ellerindeki iktidarı kullanarak İslamcı / dindar kesimin önüne geçmek için canhıraş bir çalışma içinde aynı zamanda.

Belediyenin bu çalışmasıyla da bunalımdaki Kürt gençlerde ideolojisine yapışmakta. Mesela galip durumdayken bile "faşistlerin takımı" dedikleri Fenerbahçe'nin oyuncularını taşlamakta.

Velhasıl süreç iyi idare edilmezse daha büyük buhranlara gebe.

Samimilerse Allah Ak Parti'ye (veya devlete) yardım etsin

24 Ağustos 2009 Pazartesi

Helal olsun

Diyarbakır

Mehmed Uzun'un kenti, bin tane şeyh'in etrafına kümelenmiş on binlerce müridin.

Güzel insanın bol, kötü'nün kendini hissettirdiği bir şehir.
Mezapotamya bir ülke ise Amed başkent idir.
Öyle bir kent-i kadim, Diyarbakır.

Aslında ne kadar dingin bir ruha sahiptir bir bilseniz. Görseniz oraları, Mardinkapı'sından Ulucamii'ne kadar. Sanki kuşlardan başka kimse konuşmayacak ta kıyamete kadar sanırsınız.

Bir o kadar da politizedir. Diyarbakır cezaevinden gelen tiz çığlıklar hala kesilmemiş.

Onlarca şehidin kanı sanki öyle taze duruyor.
Onlarca, "etkisiz hale getirilmiş" anası hala ağlıyor...

Bir bakıyorsun bir futbol maçı:
Başkanı Diyarbakırlı olan Fenerbahçe -ki bu durum gayet güzel bir et-tırnak mesajna dönüştürülebilirdi- ile kendi evinde oynayan Diyarbakırspor...

Ki Diyarbakırspor önemlidir kent ahallisi için. Bu tarz şehirlerde futbol çok önemlidir. Trabzonspor mesela.

Bir İspanya, İngiltere gibi trübünden verilen siyasi mesajlar... Ruhunu kaybettirir bir ülkeye.

Hele ki "Demokratik Açılım Paketi" çerçevesinde, Diyarbakırspor kadrosunun, A Milli Takım kadrosuna dönüştürülebileceğinin ihtimal dahiline bile alınabileceği şu günlerde.
En küçük bir kıvılcımın koca ormanı yakabileceği şu günlerde.
Diyarbakır'ı seven bir Fenerbahçeli olarak izlediğim maçta düşünme yetimi kaybettim sanki. Sadece helal olsun diyorum...

Yoksullaştıkça güzelleşen bir şehre doğru


Bu şehir sahura kalkacak bu akşam. Sahura kalkacak bir şehir.
Oruç tutacak.

Ben yine pencereye çıkacağım.
Bir sahur gecesine yani. Pencereye çıkacağım ve ışıkları yanan evlere bakacağım… ne kadar çok ışık yanıyorsa bu şehirde o kadar huzur dolacak içime.



Bu şehir bugün oruç tutacak… namaz kılmıyor belki ama oruç tutacak…
Nimetler yanındayken, bir sigara içimine hasretken bir el uzatımı kadar yakınken ona üstelik, alacakaranlık bir vakitte verilen söze hürmeten dokunmayacak.

Bu şehir bugün ruhunu bulacak. Yoksulları, kimsesizleri, darda kalmışları, üşümüşleri içinde hissedecek… yoksullaşacak bugün bu şehir, yoksullaştıkça güzelleşecek…